Kültür unsuru olarak dilin önemi?

Kültür unsuru olarak dilin önemi?

Dil en basit tanımı ile insanlar arasındaki her türlü anlaşmayı sağlayan doğal bir iletişim aracı şeklinde yorumlanabilir. Dil bir milletin hatıraları, hafızası, duyguları ve düşüncelerinin, maddi ve manevi değerlerinin ortak hazinesidir. Dil, kültürün ilk ve temel elemanıdır. Dil insanoğlunun birbiri ile anlaşmasını sağlayan araç olması, doğal ve canlı olması, bir takım kurallar barındırması ve milletin ortak ürünü olması gibi özellikleri taşır. Kültür, bir toplumun geçmişten, günümüze ürettiği ve kuşaktan kuşağa aktararak her türlü maddi ve manevi özelliklerin bütününe denilir. Kültür, bir toplumun kimliği demek olup, o toplumu diğer toplumlardan fark kılar. Kültür, toplumun yaşayış ve düşünüş tarzıdır. Kültürün sözlüklerde birçok anlamı vardır. En geniş anlamı ile bir toplumu millet haline getiren ve milletten millete değişen değerler bütünü demektir.

Kültür içerisinde en önemli etken dildir. Bir toplum arasındaki iletişimi ve sosyalliği sağlayan ve onu geleceğe aktaracak olan şey dildir. Bu nedenle kültür ve dilin arasındaki bağ hiçbir zaman kopmayacaktır. Bir milletin tarihi, coğrafyası, değer ölçüleri, folkloru, edebiyatı, ilmi, dünya görüşü, müziği, ananeleri ve milletin ortak değerleri yüzyıllar boyu kuşaktan kuşağa süzülerek kelimelerde, deyimlerde sembolleşerek dil hazinesine girmekte ve orada saklanarak aktarılmaktadır. Dil ve kültür birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olan ayrılmaz ve bir bütün olarak işlevlerini sürdürmektedirler.

Dünyada en çok kullanılan dillerden biri Çincedir.

Dünyada en çok kullanılan dillerden biri Çincedir. Fakat Çince dünyanın değişik bölgelerine yayılmış bir dil değildir. Bu durumun sebepleri neler olabilir?

Çinlilerin 3500 yıllık yazılı tarihi ve büyük bir medeniyete sahip olmaları sebebiyle tarih boyunca kendilerine özgü gelenek ve göreneklerini kaybetmediklerinden dolayı dağılma ve yayılma göstermemişler ve herhangi bir kavmin etkisi altında kalmamışlardır.

Tarihi boyunca büyük nüfus göçleri olmaması, sanayi devrimi öncesi dünyada tarım faaliyetlerinin ileride olup fazla nüfusu beslemeye yetmesi ve aynı zamanda tarım alanında çalışacak eleman ihtiyacının fazla olması büyük nüfus artışlarını tetiklemiş ve günümüze değin bu şekilde gelmiştir.

Tarihi boyunca birçok bölgeyi ele geçiren Çin, ele geçirdiği coğrafyalarda dilden önce din etkisi ile insanları etkilemiş ve sosyal, siyasi, ekonomik anlamda Çin kültürü etkisinde bırakmıştır.

Çinlilerin dil konusunda baskı yapmamalarının nedenleri arasında Çincenin zor bir dil olduğu iddia edilebilir. Kendine has bir harf sistemi olması, cümle kalıbı yapısı ve anlam bilgisi olan Çince de, “Hanzi” denilen Çince yazı karakterleri vardır. Bu karakterlerin görsel olarak ezberlenmesi ve yazıda kullanılması gerekir. Her bir karakterin seslendirmesi farklıdır. Bu nedenle Çince öğrenecek bir kişinin sadece karakterlerin yazımını öğrenmesi yeterli değil aynı zamanda sesini de öğrenmesi ve ses tonunu karaktere uygun olarak çıkararak cümleler kurması gerekmektedir. Bugünkü teknolojiye rağmen insanlar halen çekincede kalmaktadırlar.

Sizce dil, insanların hangi ihtiyaçları sonucunda ortaya çıkmıştır?

Sizce dil, insanların hangi ihtiyaçları sonucunda ortaya çıkmıştır?

Yaratılmış varlıklar arasında en zeki varlık olan insanoğludur. En önemli özelliklerinden birisi de ihtiyaç ve isteklerini konuşarak medeni bir şekilde ortaya koyabilmesidir. İnsanoğlu diğer birçok canlıyla olan iletişiminde çoğunlukla seslerden bazen de işaretlerden oluşan dilin bazı sistemlerini kullanmıştır. Zamanla bu kullanım dillerin birbirlerini etkilemesiyle farklı şekiller almıştır ve almaya da devam etmektedir.

İnsanoğlunun doğuştan içgüdülerle ve reflekslerle ortaya çıkardığı yüzlerce özel yeteneğinden biri de dil yeteneğidir. Zeka ile birleşen iç güdüler ortaya muazzam bir iletişim aracı olan dili çıkartmıştır.

İnsanların birbirleri ve tüm canlı varlıklar ile duyduğu iletişim ihtiyacı sonucu dil oluşmuş ve gelişmeye başlamıştır. İnsan, karşısındaki kişi ile vücudunu ya da doğal simgeleri kullanarak iletişim kurmuş, daha sonra ise kendi sesini kullanarak haberleşmeyi keşfetmiştir. Hayatta kalmayı sağlayan temel ihtiyaçlardan biri olan yiyeceği sağlamak için insanların birbirlerinin yardımına ihtiyaç duyması, buna benzer olarak, yine hayatta kalma sürecinde en önemli gereksinimlerden biri olan korunma ihtiyacı da dilin doğuşu ve gelişimi için önemli bir sebep olarak gösterilebilir.

Yine içgüdülerin tetiklediği çoğalma, aile ve topluluk oluşturma arzusu dilin oluşumunu ve gelişimini ciddi yönde tetiklemiş, oluşan ailelerin ve toplulukların kendi aralarında oluşturdukları özel dillerde dil çeşitliliğinin oluşmasına sebep olmuştur. İnsanoğlunun göç ederek yaşaması da dillerin farklı dillerle etkileşmesini ve yeni dillerin oluşumunu sağlamıştır.

Sonuç olarak yeme, korunma, çoğalma, sevme, paylaşma vb. birçoğu insana özgü olan davranış biçimlerinin gelişim ihtiyacı dili doğurmuş ve insanları birbirine bağlamıştır.

Toplumda kitap okumanın yaygınlaşması için ne gibi farkındalıklar gerekir?

Toplumda kitap okumanın yaygınlaşması için ne gibi farkındalıklar gerekir?

Günümüzde toplumumuzun en büyük sorunlarından bir tanesi de az kitap okunmasıdır. İnsanların kitap okumaktan kaçması, üşenmesinin altındaki sebeplerin araştırılması ve en uygun çözümler getirilmesi gerekiyor. Bu konuda pek çok akademisyen, iletişimci ve yazar başarılı çalışmalara imza atsa da yine de istatistikler bizlere kitap okuma oranlarındaki düşüşü gösteriyor. Oysa insanların okumaya üşendiği kitaplar kişinin sadece bilgilenmesini değil hayal gücünün de genişlemesine olanak sağlamaktadırlar.

Örnek vermek gerekirse, bir dizi ya da filmi seyretmeyi kitap okumaya tercih eden kişiler olayları sadece iki boyutlu görürler. Normalde bir haftada olan tüm olaylar, yaşanan gelişmeler, duygular 40 dakikaya sığdırılmaktadır ve bu da aslında kitaba oranla ne kadar yüzeysel bir hikâyeye dahil olduğunuzu göstermektedir. Betimlemeler yetersiz ve insan ruhuna dokunan önemli ayrıntılar eksiktir. Oysa bir kitapta kahramanın yaşadığı tüm olayları onun gözünden yaşar, onun yanında yürür, onunla konuşur, empati kurarsınız.

Okuduğunuz dizeler birer dize değil adeta size aittir, ağzınızdan çıkandır. Tasvip ettiğiniz ya da etmediğiniz olguları daha rahat muhakeme edebilir ve olaylar karşısında doğru ve yanlışı daha rahat ayırt edebilirsiniz. Kısaca iki boyutlu bir hikâyede sadece dışarıdan bir ziyaretçi olursunuz. Ancak bir kitabı okuduğunuzda hayatınızda da o anı yaşar ve içselleştirirsiniz.

Hayal gücünüz kalıpları aşar ve kendinizden de bir şeyler bulabilirsiniz. Belki de insanların anlayamadığı en önemli nokta da budur. Kitapta görülenler sadece sıkıcı harfler olmamalı, kitapta görülenler insanda merak uyandıran yeni bir yaşanmış ya da yaşanmaya hazır yeni bir maceranın habercisi olarak görülmelidir. Belki de ancak bu şekilde kitapların, dolayısıyla okumanın aslında sanıldığından çok daha önemli bir şey olduğu anlaşılabilir.

Kitabın ortaya çıkış serüvenini anlatan bir hikâye yazınız.

Siz de kitabın ortaya çıkış serüvenini anlatan bir hikâyeyi defterinize yazınız.

İnsanlık varoluşundan beri başından geçen olayları bir başkasına anlatma isteği içerisinde olmuştur. İyi ya da kötü insanın başından günlük pek çok şey geçebiliyor. Ancak ne üzücüdür ki acı tecrübelerin birer ders niteliğinde olması ve ileride bir daha tekrarlanmaması adına kayda alınması uzun yıllar mümkün olmamıştır. İnsanın en doğal güdülerinden bir tanesi de başından geçenleri gelecek nesillere aktarması olmuştur. Çünkü kurulan devletler, toplumların başından geçen doğal afetler, savaşlar gibi pek çok önemli konu ileride hatırlanmalıdır. Bu hem toplumsal bellek anlamında hem de duygusal bağ anlamında önemlidir.

Yazılı dönem öncesinde sözlü olarak aktarılan pek çok hikâye ya da mit doğal olarak kaybolmuştur. Her ne kadar bazıları yazıya aktarılmış olsa da günümüze kadar gelebilen belirli düzeydedir. Bu da insanların kaydetme ve yazılarla belgeleme ihtiyacının en önemli nedenlerinden bir tanesidir. İlk olarak duvarlara şekil ve sembollerle kazınan olaylar daha sonra yazının bulunması ile kâğıtlara geçmiştir. Şu an bile hala insanlığın ilk dönemlerinden kalma mağaralarda şekil ve semboller görmek mümkündür. Bunun temelinde de geleceğe ışık tutmak ve geçmişin anımsanmasını sağlamak vardır.

Kâğıda, dolayısıyla defter ve kitaba aktarılan her bir olay, hikâye geçmişin bilinme arzusundan ortaya çıkmış olmakla beraber toplumların bilincini de diri tutmaktadır. Olaylar, savaşlar, mitler ayrıca toplumların aidiyet duygusunu ve atalarına olan yakınlığı da sembolize ettiğinden önemli bir yerde durmaktadır.

Bir ülkenin edebiyatı o ülkenin toplumsal yapısını yansıtır mı?

Bir ülkenin edebiyatı o ülkenin toplumsal yapısını yansıtır mı?

Edebiyat, kişinin düşünce ve duygularını estetik unsurlar içerisinde karşı tarafa aktarılmasıdır. Yüzyıllardır edebi eserler toplumların yaşayışlarına, gelenek göreneklerine dönemin şartlarına uygun olarak ayna tutmuştur. Toplumun göremediği pek çok şeyi de yine edebiyat en ince ayrıntısına kadar insanlara göstermiştir. Toplumsal yapının iki türünden bahsedebiliriz. Birincisi insan ilişkilerini anlatan yani manevi yönüdür. Diğeri ise maddi yönü diyebileceğimiz nüfus, teknoloji ve doğayı kapsayan bölümüdür.

Ülke edebiyatı bu etkenlerin hepsini göz önünde bulundurarak yazınsal sanatı oluşturur. Ancak her ne kadar edebiyat belirli bir kültürün, gelenek, göreneğin aynası olsa da her bir insanda aynı olan manevi düşünce ve duyguların da dışa vurumu olarak görülmelidir. Edebiyat ve toplum ilişkisine baktığımızda yüzyıllardır ne denli güçlü bir bağ oluşturduklarını görmek mümkündür. Örnek vermek gerekirse 1800’lü yılların İngiltere’sini merak eden ve dönemin koşullarını, sosyolojik ve ekonomik yapısını merak eden birisi o dönem yaşamış edebiyatçıların eserlerine yönelirler. Çünkü bilirler ki o dönemi birebir gözlemlemiş, yaşanan olayları direkt olarak kâğıda aktarmış yazarlar vardır ve bu konuda hakkında en detaylı ve doğru bilgi de onlardan gelecektir.

Edebiyat eserleri, toplum özelliklerini barındırmakla beraber bunu yüzyıllar geçse bile en doğru şekilde yansıtabilecek yapıtlardır. Çünkü toplumun aynası olmayan ve toplumsal sorunları dile getirmeyen bir eser toplumdan da kopmuş demektir.

Bir kitabın çok sayıda okuyucuya ulaşması için yapılması gerekenler nelerdir?

Bir kitabın çok sayıda okuyucuya ulaşması için yapılması gerekenler nelerdir?

Her yazar kendi yazdığı bir eserin geniş kitleler tarafından okunmasını arzu eder. Ancak istediği hedef kitleye her daim ulaşması mümkün olmayabilir. Çünkü yalnızca kitap yazmak değil, doğru bir strateji ile pazarlanmasının da yapılması gerekir. Bunun için ilk adımdan sonuca kadar her bir aşamada dikkatli olmak gerekir. Kitabın doğru bir yayınevinden çıkması, doğru bir şekilde tanıtımının yapılması ve pazarlama kanallarının çoğaltılması gerekir. Özellikle günümüzde bu kanallar oldukça geniş yer tutmaktadır.

Öncelikle kitabın sizin yazdığınız eseri doğru değerlendirecek bir yayınevine ihtiyacı olacaktır. Yayınevi kitabınızı yayınladıktan sonra PR dediğimiz reklam işlemlerinin de doğru bir şekilde yönetilmesi gerekir. Mümkünse kitabı okuyan ve doğru bir şekilde değerlendiren, sektörde söz sahibi kişilerden de yorumlama adına destek alınmalıdır. Edebiyat eserlerini inceleyen blogger’lar ve yazarlar kitap değerlendirmesi ile kitabınızı geniş kitlelere duyurmada yardımcıdırlar.

Kitabın ise hemen herkesin rahata ulaşabileceği kanallar ile satışı yapılmalı. Bu kitapevlerinden çok amaca uygun mağazalara kadar her yol olabilir. Ayrıca günümüzün en rahat iletişim araçlarından bir tanesi olan internet ve dolayısıyla sosyal medya mecraları da doğru bir şekilde kullanılmalıdır. Yazar kendisini ve kitabını doğru bir şekilde tanıtırsa geniş kitlelere ulaşması da bir o kadar kolay olacaktır.

Ayrıca reklam kanalları da kitabın geniş kitlelere ulaşılması adına önemli bir araçtır. Basılı reklamlardan ziyade günümüzde dijital reklamlar hedef kitleye ulaşma açısından en etkili araçlardan bir tanesidir.