Osmanlı Devleti’nin XVIII. yüzyıldan itibaren Avrupalı devletlere karşı güç kaybetmesinin sebepleri nelerdir?

Osmanlı Devleti’nin XVIII. yüzyıldan itibaren Avrupalı devletlere karşı güç kaybetmesinin sebepleri nelerdir?

Osmanlı Devleti, bir beylik olarak kurulduğu zamandan itibaren çevresindeki devletler için hep bir tehdit ve korku unsuru olmuştur. Kuruluşundan beri gücü ile dikkat çeken devlet, kurumsal yapılanmasını sağlam bir şekilde yapmış ve güçlü bir devletin olması gerektiği gibi eğitimden sağlığa ordudan yönetime faaliyet gösterdiği bütün alanlarda büyümüştür. İlk yıllarından itibaren güç dengesini hep kendi lehine çeviren ve büyüten devlet için işler XVIII. yüzyıla gelindiğinde istenildiği gibi gitmemiştir. Lehte olan bu güç dengesi aleyhine dönmeye başlamış ve karşısında olan Avrupa devletleri güç kazanmaya başlamıştır.

 

Bu güç kaybının en önemli sebebi Osmanlı’nın çağı yakalama konusundaki başarısızlığıdır. İlk başlarda Avrupa’da gerçekleşen faaliyetlere seyirci kalan ve kendi gücünün yeterli olduğunu düşünen Osmanlı zamanla gerilemeye başlamıştır. Avrupa’da ilerleme üstüne ilerleme adımları atılırken Osmanlı bu faaliyetleri tam olarak uygulayamamıştır. Özellikle de Coğrafı Keşifler gibi Avrupa’ya seviye atlatan bir gelişmenin gerisinde kalan ve bu gelişmenin neticesinde ekonomisi bozulan devlet, güç kaybetmeye devam etmiştir. Bu durum adeta bir kısırdöngü halini almıştır.

“Uyvar önünde bir Türk gibi kuvvetli” sözü düşünüldüğünde Osmanlı’nın XVII. yüzyıldaki siyasi gücü hakkında neler söylenebilir?

“Uyvar önünde bir Türk gibi kuvvetli” sözü düşünüldüğünde Osmanlı’nın XVII. yüzyıldaki siyasi gücü hakkında neler söylenebilir?

  Uyvar önü ile kastedilen, günümüzde Slovakya ülkesinin sınırları içinde yer alan bir kaledir. Bu kale 1663’te dönemin padişahı IV. Mehmed’in sadrazamı olan Köprülü Fazıl Ahmed Paşa komutasında fethedilecekti. Bu fetih öncesindeki durum “ya herro ya merro” şeklindeydi. Osmanlı bu fethi gerçekleştiremezse iyice geriye düşebilirdi. Gerçekleştirirse ve başarabilirse Viyana seferine kadar gidebilecek bir serüven başlayabilirdi. O süreçte Avrupa’nın en sağlam kalelerinden biri olarak görülen belki de en sağlam kalesi olan Uyvar’ın fethedilmesine pek ihtimal verilmemekteydi. Daha önce Osmanlılar tarafından 6 kez kuşatılan kaleyi almak, Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’ya nasip olmuştu. Böylesine güçlü bir kalenin yaklaşık 40 gün içinde ele geçmesi, Avrupa kamuoyunda da şaşkınlıkla karşılanmıştı ve büyük bir sansasyona neden olmuştu. O dönemde Avrupa dillerine özellikle de Fransızca’ya yerleşmiş olan “Türk gibi güçlü” deyiminin çıkış noktası bu kalenin fethedilmesi olmuştu. Osmanlı’nın karşılaşmış olduğu bütün zorluklara rağmen kuşatmada yer alan askerlerin üstün çabasıyla burayı almış olması dikkat çekmiştir. Gösterilen bu azim ve hiç bir yılgınlık olmaması yukarıdaki sözü bir deyim olarak Avrupa’ya kazandırmıştır. Devlet her ne kadar, Fatih ya da Kanuni zamanındaki kudretinde olmasa da hala gücünün olduğunu ve Avrupa’ya karşı koyup zaferler kazanabildiğini göstermiştir.

Osmanlı Devleti’nin, XVIII. yüzyıldan itibaren diplomasiye yönelmesinin nedenleri nelerdir?

Osmanlı Devleti’nin, XVIII. yüzyıldan itibaren diplomasiye yönelmesinin nedenleri nelerdir?

Devlet altın çağını yaşadığı dönemde, hükmettiği bölgedeki komşu devletlere karşı üstün bir kuvvet olmuştur. Askeri gücüyle girdiği bütün savaşlardan muzaffer ayrılan Osmanlı, anlaşma masasında eli güçlü olan taraf olduğu için, anlaşmalarda istediği şartları kabul ettirebilmiş ve gücüne güç katmıştır. “Kurda ensen neden kalın diye sormuşlar kendi işimi kendim görürüm.” demiş sözündeki gibi tek başına hareket eden ve herhangi bir ittifağın içinde bulunmadan bir yalnızlık politikası takip etmiştir. Kudretinin getirmiş olduğu bir yalnızlık olan bu durum, Osmanlı’nın gerileyip güç kaybetmeye başlamasıyla bozulmuştur. Güç dengesinin kendi aleyhine bozulduğunun farkına varmış olan devlet, takip etmiş olduğu yalnızlık politikasını terk etmek zorunda kalmıştır. Güçlenen rakip devletler karşısında, varlığını devam ettirebilmek için onlarla uzlaşma ve anlaşma yoluna gitmiştir. Sorunlarını tek başına çözemeyecek halde olan Osmanlı, böyle konularda diplomatik ilişkileri kullanarak çözüme ulaşmayı amaçlamıştır.

 

Ayrıca gerisinde kaldığı devletleri daha yakından tanıyabilmek için bu devletlerle diplomatik ilişkilerini geliştirmiştir. Güçsüzlüğünden ötürü de bu devletlere karşı denge politikası izleme mecburiyetinde kalmıştır. Denge politikasının takip edilmesiyle birlikte Osmanlı Devleti, kendi gücüyle elde edemeyeceği birtakım kazanımları diplomasi ve uzlaşı yoluyla elde etmiştir ve çıkarını gözetmiştir. Diplomatik yollarla elde ettiği kazanımlar olduğu kadar da zaman zaman diplomatik yenilgiler de almıştır. Eski gücünden uzak olduğu zamanlarda bile savaş alanında zaferler elde eden Devlet-i Aliyye, işler diplomasi alanına yani masa başına geldiğinde savaş alanında eskisine oranla çok daha zor bir şekilde elde ettiği kazanımları nasıl olduğunu tam olarak anlayamadan kaybetmiştir.

Ticaretle uğraşan Avrupalı güçlerin, Osmanlı Devleti’ne yardım etme nedenleri neler olabilir?

Ticaretle uğraşan Avrupalı güçlerin, Osmanlı Devleti’ne yardım etme nedenleri neler olabilir?

Osmanlı her ne kadar gerilemeye başlasa da büyük bir alanda hakimiyet sürdürmekteydi. Bu hakimiyet alanında yaşayan insan sayısı da çok fazlaydı. Gittikçe güç kaybeden ve ekonomisi bozulmaya başlayan Osmanlı’nın ticaret hacmi çok büyüktü. Osmanlı Devleti’nin yer almış olduğu coğrafyalar hammadde zenginiydi. Avrupalı devletlerde de hammadde konusunda sıkıntı yaşanmaktaydı. Sanayisini geliştiren gittikçe güçlenen Avrupalılar, bu sanayiyi işletip devam ettirebilmek için hammaddeye ihtiyaç duymaktaydılar. Hammaddeyi bulacakları yegane adres ise Osmanlıydı. Aynı zaman nüfus potansiyeli ile Osmanlı Devleti büyük bir pazar konumundaydı. Osmanlı’yı cazip kılan tek şey nüfus yoğunluğu değildi. Sanayisi gelişmeyen devletin, işlenmiş mal ihtiyacı çok fazlaydı.

 

arihi süreçte verilmiş olan imtiyazlar yani kapitülasyonlar sayesinde ucuz mal alıp satma imkanına erişen bu devletler, böylesine büyük bir pazarı kaybetmek istemiyorlardı. Ucuza hammadde alıp işleyerek ve üzerine kar koyarak Osmanlı Devleti’ne ihraç edip satıyorlardı. Ticari çıkarları gereği Osmanlı Devleti’nin varlığını sürdürmesi işlerine geliyordu. Bundan ötürü, Osmanlı’nın varlığını tehdit eden en ufak bir gelişmede çıkarlarını korumak amacıyla Osmanlı’ya yardım ettiler. Avrupalı devletlerin yararına daha çok gelen şey Osmanlı’nın paylaşılması olduğunda da yardımdan vazgeçip Osmanlı Devleti’ni parçalamanın her türlü yolunu aradılar. Osmanlı’ya adeta sağılacak bir inek gözüyle bakan bu devletler, yeri geldiğinde Osmanlı’ya “Hasta Adam” gibi lakapları kullanmaktan hiç çekinmemişlerdir. Sadece ticari konularda değil kendilerinin önüne gelen bütün meselelerde çıkarlarına uyan bir durum varsa yardım elini uzatmışlardır. Sinsi bir yardım söz konusudur.

Şark Meselesi kapsamında Avrupalı devletlerin, Orta Doğu’ya yönelik politikaları nelerdir?

Şark Meselesi kapsamında Avrupalı devletlerin, Orta Doğu’ya yönelik politikaları nelerdir?

  Şark Meselesi kavramı ilk olarak Viyana Kongresi sırasında ortaya atılmış bir kavramdır. Bu sorunun başlangıcını 18. yy sonlarına dayandırsak da ilk kez dillendirilmesi 19. yy başlarındaki Viyana Kongresi ile birlikte olmuştur. Avrupalı devletler, Osmanlı’da yaşanan her türlü siyasi gelişmeyi Şark Meselesi adı altında değerlendirmek istemişler ve bu terimi bir bahane, bir koz olarak kullanmışlardır. Bu terim ilk ortaya çıktığı zamanlarda Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma gayesi güdülmüş olsa da zamanla Osmanlı’nın topraklarını bölüşmek için kullanılan bir terim haline gelmiştir. İlk başta Avrupa’daki Türk topraklarının bölüşülmesi amaçlanırken zamanla bütün Osmanlı topraklarının bölüşülmesi anlamında kullanılmıştır.

 

   Osmanlı topraklarının içinde yer alan Orta Doğu bölgesi de İngiltere, Rusya ve Fransa ve İtalya gibi devletlerin dikkatini çekmiştir. Osmanlı’nın zayıflamasını fırsat bilen bu devletler Orta Doğu’da birtakım faaliyetlerde bulunmak istemiştir. Rusya’nın Osmanlı üzerindeki yayılmacı emelleri Orta Doğu’yu da kapsamaktaydı. Asya ve Afrika’ya giden yolda önemli bir geçiş bölgesi olan Orta Doğu, buralarda kolonileri bulunan İngiltere ve Fransa için önemliydi. Rusya’nın bu bölgeye yerleşmesi kendi sömürgelerinin tehlikeye düşmesi demekti. Bu nedenle, İngiltere ve Fransa Osmanlı’nn toprak bütünlüğünü korumaya çalışmışlardır. Osmanlı Devleti yıkılınca Orta Doğu’da oluşan hakimiyet boşluğunu doldurmak isteyen İngiltere bu konuda Fransa ile ortak hareket etti. Sömürgeciliğin adı değişmiş bir başka versiyonu olan mandacılık ile Orta Doğu bölgesinde ekonomik kazanımlar elde eden bu iki devlet, bölgenin politik yönetiminde ise kendisini destekleyen yandaşlarına bıraktı. Bu meseleyi genel anlamda değerlendiren tarihçiler ise Şark Meselesi’nin asıl amacının Türkleri hem Avrupa hem de Anadolu topraklarından gönderip Orta Asya’ya sürmek olduğunu belirtmişlerdir.

III. Selim’in, devletin bütün müesseselerinde düzenleme yapmak istemesinin nedenleri neler olabilir?

III. Selim’in, devletin bütün müesseselerinde düzenleme yapmak istemesinin nedenleri neler olabilir?

III. Selim tahta çıktığında yenileşme hareketlerine başlamıştır. Nizam-ı Cedid adlı orduyu kuran padişah, Avrupai tarzda bir ordu kurmayı amaçlamıştır ancak Nizam-ı Cedid askeri alanda sınırlı kalmaz ve onun bütün alanlarda yaptığı yenilikleri adlandıran bir kavramdır. Onun bu yenilik hareketlerini idareye de yaymak istemesinin sebebinin sadece tek bir alanda yapılacak yeniliklerin yeterli olmayacağını düşünmesinden kaynaklanmaktadır. Askeri olarak çağdaşlaşan bir orduya, eskide kalmış bir bakış açısıyla devam eden idari kurumların ayak uydurması mümkün olmayacaktı. Bu nedenle tam anlamıyla yenileşmek gerekmekteydi.

 

Bu yeniliklerin hayata geçirilip benimsenmesiyle beraber, devletin eski gücüne ve itibarına ulaştırılacağına inanılmaktaydı. Islahatların başarıya ulaşması için de örnek alınan Avrupa’nın bütün hatlarıyla iyi öğrenilip tanınması gerektiğini düşünmekteydi. Yapılan yeniliklerle Osmanlı Devleti’nin Avrupa’ya ilim, sanat, ticaret, medeniyet gibi alanlarda Avrupa’ya yetişmiş bir devlet olması amaçlanmıştır. III. Selim, kendisinden önce girişilen yenilik hareketlerinin sınırlı alanlarda kaldığını görmüş ve özellikle de dış ilişkiler konusunda önemli adımlar atmıştır. İlk daimi elçiliklerin onun padişahlığı döneminde kurulmuş olduğunu bilmekteyiz. Onun yenilik hareketlerinde Avrupa esintileri oldukça fazladır ve onun dönemiyle birlikte Batılılaşma hızlanmıştır.

Ülkelerin, ordu teşkilatına önem vermelerinin nedenleri neler olabilir?

Ülkelerin, ordu teşkilatına önem vermelerinin nedenleri neler olabilir?

Tarihin ilk çağlarından beri, kurulmuş olan devletler ordu teşkilatının güçlü olması için gerekli önemi göstermişlerdir. Bu sayede savaşları kazanmışlar ve topraklarını büyüterek devletlerini güçlendirmişlerdir ve halkın refahının yükselmesini sağlamıştır. Asırlar geçtikçe de teknolojik gelişmelerin denendiği ilk alanlardan birisi de ordu olmuştur. Ordunun çağdaş olması demek devletin o kadar güçlü olması anlamına gelmekteydi. Ordulara olan bakış açısını gerçekleştiren iki olay yaşanmıştır. Bunlardan birisi teknolojik ötekisi ise siyasidir. Teknolojik gelişme ateşli silahların ordulara adapte edilmesidir. Siyasi gelişme ise Fransız İhtilalidir. Ateşli silahlar ile ordular mühimmat olarak güçlenmiş ve ateşli silahları elinde bulunduran ordular, savaşlarda avantajlı bir konuma geçmiştir. Fransız İhtilali sonrası ise yaşanan bağımsızlık isyanları çok uluslu devletleri zor durumda bırakmıştır.

 

Genelde dış meseleler için savaşlarda kullanılan orduya artık iç meseleler için de gereken ihtiyaç ziyadesiyle artmıştır. İç güvenlikte zafiyet oluşmaması için ordunun mevcudunun arttırılması düşünülmüştür. Bu sebeple de zorunlu askerlik sistemine başvurularak ordunun asker sayısı arttırılmıştır. İlk başlarda ulus devletlerin milli duyguları güçlendirmesi amacıyla her bireyin vatan savunmasında yer alması gerekir tezinden hareketle bu uygulama geçilse de zorunlu askerlik uygulaması çoğu devlette uygulanmaya başlanmıştır. Aynı zamanda dış cephede yapılan savaşların da daha geniş alanlara yayılması asker ihtiyacının hiç olmadığı kadar yüksek seviyelere çıkmasına neden olmuştur. Bu sistemi getiren devletler zorunlu askerlik süresince bu askerlerin ihtiyaçlarını da karşılamakla yükümlüdürler.