Çeviri faaliyetlerinin İslam coğrafyasına etkisi nedir?

Çeviri faaliyetlerinin İslam coğrafyasına etkisi nedir?

Çeviri faaliyetlerinin gerilemeye başlaması Orta Çağ dönemine rastlar. Bunun nedenlerinden en önemlisi ise Orta Çağ Avrupa’sının Hristiyanlığın getirdiği dogmatik anlayışlarını bilim ile açıklama çabası olarak gösterilebilir. Bu görüşten sonra yapılan tün bilimsel çalışmalar dine göre şekil alır ve artık bilim dine göre dizayn edilmeye başlar. Durum böyle olunca Orta Çağ Avrupa’sında bilim gerilemeye başlar ve Doğu’da yani İslam coğrafyasında bilim tekrar küllerinden doğar. İslam coğrafyasında hızla yayılmaya başlayan İslam Dini ise bilime değer verir ve çeviri faaliyetlerinin de etkisiyle İslam coğrafyasında bilimin gelişimi hızlanır.

Özellikle Hintçeden ve Yunanca ’dan çevrilen eserler sayesinde birçok yeni buluş ortaya çıkar ve böylece İslam Coğrafyasın bilim alanında hızla gelime gösterir. Çeviriler sayesinde bilimsel çalışmaların arttığı İslam coğrafyasında birçok bilim insanı yetişir ve Harezmi, on tabanlı sayı sistemini bulur ve bütün Batı dünyası bu gelişmeyi kabul eder. Daha sonra Ömer Hayyam’ın astronomi üzerine yaptığı çalışmalar ve El Razinin tıp alanında yaptığı önemli çalışmalar bilim dünyası tarafından memnuniyetle karşılanır.

Çeviri merkezlerinin ve okullarının 8. yüzyıla doğru Batı’dan Doğu’ya yönelmesinin nedenleri nelerdir?

Çeviri merkezlerinin ve okullarının 8. yüzyıla doğru Batı’dan Doğu’ya yönelmesinin nedenleri nelerdir? Açıklayınız.

 

Çeviri faaliyetlerinin başlaması Eski Yunan ve Roma İmparatorluğuna kadar dayanır. Ancak yapılan çeviri faaliyetlerinin Batı eksenli olduğu da bir gerçektir. Öncelikle Batı’da başlayan çeviri faaliyetleri, toplumların gelişmesine paralel olarak hızla ilerlemiş ve zamanla Batı’dan Doğuya da kaymıştır. M.Ö 3000 yıllarında başlayan çeviri faaliyetleri ilk başlarda sözlü olarak yapılsa da zamanla yazılı olarak da yaygınlaşır. İlk yazılı çeviri ise “Eski Ahit” metinleridir.

Doğu’da yapılan çeviri faaliyetlerinin başlaması ise Batı’dan çok daha sonraları başlamış ve Batı dillerinde yazılan birçok eser Arapça ’ya çevrilerek insanların hizmetine sunulmuştur.  Bilge Evi adı verilen “Beytül Hikme” merkezinde başlayan çeviriler, Endülüs Devleti’yle birlikte Doğu’dan Batı’ya ulaşmaya başlamıştır. Daha sonraları Batı kaynaklı birçok eser Doğu’ya taşınmış ve Hintçeden, Farsçadan, İbraniceden ve Eski Yunan dilinden sayısız birçok eser çevrilerek çeşitli alanlarda gelişmeler yaşanmıştır.

Batı ve Doğu arasında yapılan ticari anlaşmalar ve savaş sonrası yapılan barış görüşmeleri de Doğu’daki çeviri faaliyetlerinin gelişmesine katkı sağladığı bilinmektedir. Bu gelişmelerin ardından bilimde, sanata, ekonomide, tarihte ve daha birçok alanda yazılan Batı kaynaklı eserler Doğu dillerine çevrilerek insanların yeni bilgilere ulaşması kolaylamış ve n-buna paralel olarak Doğ ülkeleri de büyük bir gelişme göstermeye başlamıştır.

Yaratıcının varlığına akılla ulaşılabilir mi? Açıklayınız?

Yaratıcının varlığına akılla ulaşılabilir mi? Açıklayınız?

18.yüzyıldan itibaren dinin tüm öğretileri incelenmeye başlamış ve kutsal kitapların verdiği bilgiler dışında arkeolojik, antropolojik ve paleontolojik tüm araştırmalar değerlendirilerek ilkel kabile hayatının yaşandığı dönemlerde bile bulunan tüm dinlerde bir yaratıcının yani Tanrı’nın varlığına inanıldığı tespit edilmiştir.

Yapılan birçok araştırma neticesinde insanoğlunun akli olarak temiz bir düşünceyle her şeyin yoktan var olduğuna inanması ve tüm evreninin bir yaratıcı tarafından yaratıldığı inancına sahip olması çok doğaldır. Çünkü bir şeye yok demekle o şeyin yok olduğu anlamı çıkmaz. Onun yok olduğunun belli kriterlerde ve delillerle açıklanması gerekir. Aynı şekilde bir şeyin varlığının da ispatı çeşitli delillere muhtaçtır. Belli görüşlerde Tanrı inancı inkâr edilse de bunun tam aksi bir yaratıcının varlığı görüşü daha kuvvetlidir. Çünkü aklı selim bir şekilde temiz bir idrakle tefekkür eden insan isterse küfür ve inkâr kültüründe yetişsin, bir yaratıcının varlığını önce kendi yaratılışına sonra da çevresindeki tüm varlıklara bakarak anlayabilir. Örneğin insanoğlunun dünyaya gelişini düşünecek olursak; 9 ay 10 günlük bir serüvenle doğan insanoğlunun o muntazam organlarının oluşması, anne karnında yaşam sürmesi, duygularının olması ve en sonunda da mucizevi bir doğum hadisesi bile bir yaratıcının varlığına en kesin delilerden biri olarak düşünülebilir.

Diğer bir örnek ise, göklerin ve yerin insanların tüm ihtiyaçlarına uygun bir döngü içinde hareket etmesi ve muhteşem bir matematik hesabı neticesinde galakside bulunuyor olmaları gösterilebilir. Bu örnekler çoğaltılabilir tabi. Günümüze kadar gelen sayısız görüş incelendiğinde yaratıcının yok olduğu akla uygun bir şekilde açıklanamadığı gibi bir yaratıcının varlığı pek çok delille ispatlanmıştır. Bu da gösteriyor ki insan aklıyla yaratıcının varlığına ulaşması mümkündür.

Her şeyin Tanrı tarafından yaratıldığına inanan bir insan için kötülük problemi nasıl çözümlenebilir?

Her şeyin Tanrı tarafından yaratıldığına inanan bir insan için kötülük problemi nasıl çözümlenebilir?

 

İslam dinine ve diğer tek Tanrı inancı olan dinlere baktığımızda, evreni ve içindeki her şeyin Allah tarafından yaratıldığına inanılır. Dünya üzerinde yaşayan her canlının bir yaratılış gayesi vardır ve bu gayeye uygun şekilde bir hayat sürmesi beklenir. Allah (c.c) özellikle akıl ve irade verdiği insanoğlunun bu kabiliyetiyle iyiyi, güzeli, doğruyu ve yanlışı ayırt edebilecek şekilde yaratmıştır. İnsan kendi seçimleriyle yaşar ve yine kendi seçimlerinin karşılığını görür. Çünkü Allah insanı özgür yaratmıştır ve iradesini kullanarak bir seçim yapmasını istemiştir. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellikte zaten budur.

Dolaysıyla insan dünyada özgürdür ve yapacağı tüm iyi ya da kötü seçimlerden de kendisi sorumludur. Eğer iyiyi tercih ederse hem dünyada hem de ahirette bunun mükafatını alır. Ancak kötüyü tercih eden insan, bu seçimiyle dünyada cezalandırılmazsa ahirette mutlaka bunun cezasını görecektir. Bu nedenle insan içindeki kötülük problemini bu ödül-ceza sistemini göz önüne alarak aşmak zorundadır.

Her şeyin Allah (c.c) tarafından yaratıldığına inan insanoğlunun bu içindeki kötülük problemiyle baş edebilmesi için Allah’ın koyduğu kuraları ve çizdiği sınırları öğrenerek aşaması çok kolaydır. Bu kurallara uyum sağlayan insanlar dünya üzerinde daha mutlu ve daha huzurlu yaşayabilirler. Hırs, intikam ve kin gibi durguların esiri olan insanlar hem kendilerine hem de çevrelerindeki kişilere hayatı adeta zindan ederler ve bu kısacık dünya hayatında bir gün bile gün yüzü görmeden göçüp giderler.  Bu nedenle Allah’a ve indirdiği hak dine inanan insanlar yüce yaratıcı tarafından belirlenen kurallara uygun bir şekilde yaşadıklarında kötülük problemleriyle karşılaşmaz ve huzurlu bir hayat sürerler.

Kuhn’un düşüncelerinde geçen “bilim çevresi” kavramı hakkında bilgi veriniz.

Kuhn’un düşüncelerinde geçen “bilim çevresi” kavramı hakkında bilgi veriniz.

 

Thomas Khun, birden fazla bilimsel araştırma yapılmasını “olağan bilim” olarad adlandırmış ve bu şekilde yapılacak olan çalışmların ancak bilimsel başarı olabaileceğiniz öne sürmüştür. Kuhn, yaşadığı dönemde daha önceki yıllarda ortya atılan fikireri ve asla üzerinde tartışılmayacak dşünceleri tekrar gündeme getirmiş ve yeni bir tartışma başlamasının önünü açmıştır.

Yaptığı tüm bu cesur atılımlar netcesinde ise adeta bilim çevrelerinin aasında oln “Berlin Duvarı” yıkılmış ve yeni yeni görülerin ve yeni yeni bilimsel araştırmaların yapılması da kolaylaşmıştır.

Kuhn, sık sık bilim çevrelerini elştirmiş ve onların yeni icatlar üretmek için uğraşmadıklarını ve hatta mevcut olanları da eleştirmekten kaçındıklarını vurgulamıştır. Bu türlü bir bakış açısıyla bilimin ilerleyemeyeceğini ve yeni kuşakların işinin daha da zorlaşacağını düşünen Kuhn, “paradigma” kavramını ortaya atarak “olağan bilim” deyimiyle bağlatıı olan yeni görüşlerin ortaya çıkmasını amaçlamıştır.

Bu konuyu geçmişte yaşayan Aeisto, Lyell, Newton ve Franklin’in eserlerini örenk gösterek açıklayan Kuhn, bu eserlerin başarılı olmalarının sebebinin benzersiz olmalarına ve açık uçlu olup yeni gelişmelere uyum sağlmalarına bağlamıştır. Dolayısıyla bilimsel anlamda yaşanacak tüm yeni gelişmelerin çağın gerekliliklerine göre o çağdaki imkanlara göre tekrar değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizmek istemiştir.

Çeşitli dönemlerde olumlu gelişmeler yaşanmasaydı bugün yaşamımızda ne gibi değişimler olurdu?

Çeşitli dönemlerde olumlu gelişmeler yaşanmasaydı bugün yaşamımızda ne gibi değişimler olurdu? Yazınız. (Geçmişteki özgür düşünce akımları)

 

Dünyanın varoluşundan itibaren insanoğlu içindeki merak duygusunun da etkisiyle hayat serüvenini devam ettirmiş ve her yüzyılda yeni yeni buluşlar ve icatlarla ilerlemeye devam etmiştir. İnsanoğlunun bu aşırı merakı ve yeni bilgilere ulaşma çabası da yaşadığı çağın gerekliliklerine göre çeşitli gelişmeleri de beraberinde getirmiştir.

Bu durumu şöyle basit bir örnekle açıklayacak olursak; eğer yazı bulunmasaydı matbaa bulunamaz ve kitaplar çoğaltılamazdı. O zaman da inşaların farklı bilgilere ulaşması ve kendisini geliştirmesi mümkün olmazdı. 21. Yüzyılda yaşadığımız günümüzde gelişen teknoloji ve internetin yaygınlaşması ile birlikte her an yeni bir buluşla ve yeni bir bilgiyle karşılaşmamız mümkün. Hatta özellikle teknoloji alanında yaşanan gelişmeleri takip etmekte oldukça zor oluyor.

Yaşadığımız çağ tamamen elektronik bir yaşam biçimi beraberinde getirse de geçmişin izlerini hala çoğu yerde görüyoruz. Teknolojinin girmediği hiçbir ev, ortam ve kurum kalmadı nerdeyse. Dünyanın neresinde olursak olalım istediğimiz an istediğimiz yerden bilgiye ulaşmak çok kolay artık. Tabi bunlar bir anda ortaya çıkmadı. Her bir icadın ve her bir buluşun belli bir hazırlık dönemi var bu gelişimler ışığında yeni yeni ürünler piyasaya sürülebiliyor.

Kısaca söyleyecek olursak, her çağda bulunan her icat ve yapılan bilimsel araştırmalar neticesinde insanoğlu dünyadaki yaşamını daha kolay ve daha konforlu bir hale getirmek için çabalıyor. Ancak buradaki önemli nokta bulunan yeni bir icadın tamamen insanoğlunun yararına kullanılıyor olması. Yoksa sağlık için üretilen ilaçlar yanlış ellere geçtiğinde öldürücü olduğu gibi yaşanan teknolojik gelişmenin ürünü olan savaş uçakları ve bombaları da savunma amacının dışında kullanılırsa insanoğlunun sonunu da getirebilir. Böyle bir durumda da yaşam tamamen ilkel bir hale gelecek ve dünyadaki hayat oldukça zorlaşacaktır.

Yeni oluşan felsefe akımları kendinden önceki felsefi akımlardan bağımsız mıdır?

Yeni oluşan felsefe akımları kendinden önceki felsefi akımlardan bağımsız mıdır? Açıklayınız.

 

Felsefede doğru veya yanlış yoktur. Felsefede sorgulama ve kişisel görüş hâkimdir. Bu yüzden felsefe kümülatif yani yığılmacıdır. Bir filozofun ortaya attığı görüş üzerine bir sonraki filozof kendi görüşünü belirtir bir sonraki de kendinden önceki iki filozofun yorumu üzerine kendi yorumunu katar ve bu böyle devam eder,bu sayede yığılma gerçekleşir.Tıpkı Platon’un “İdealar Dünyası” fikrini Aristo ve Hegel’in kendine göre yorumlaması gibi.Bu yüzden tam olarak bağımsız olduğunu söylemek doğru olmaz.

 

Başka bir bakış açısıyla bakmamız gerekirse de her dönemde felsefeyi etkileyen farklı unsurlar olmuştur. Örnek vermek gerekirse İlk olarak filozoflar evreni sorgulamışlardır. Daha sonra 16. ve 17. yüzyıllarda gerçekleşen rönesans hareketleri, sanayi devrimi ve Fransız ihtilali felsefeyi de etkilemiş, konusunu insanlara ve özgürlük gibi kavramlara yöneltmiştir.18. yüzyıla gelindiğindeyse de bilim felsefeyi etkisi almış ve daha çok “ne? ,nasıl?” gibi sorular sordurtmuştur. Yani yeni felsefi akımların bu şekilde baktığımızda kendinden önceki akımlardan bağımsız olduğunu da düşünebiliriz.

 

Kısacası farklı bakış açılarla yeni oluşan felsefe akımları kendinden önceki akımlardan hem bağımsız hem de bağımsız olmadığını düşünebiliriz.